İzah: Bu Hadis bize iyiliklerin Allah için yapılması gerektiğinin güzel ifadelerinden birisidir. Bunun büyük bir önemi vardır. İyilikle iyilik yapılan kişi arasında otomatikmen manevî bir bağ kurulmuş olur. Kişi iyiliğini Allah için yapar, kendisine iyilik yapılan kişi de gerek diliyle ve gerekse haliyle teşekkürlerini dile getirir. Bu dinin olduğu kadar insanlığın, medenîliğin de gereğidir. Ama bu her zaman meşru ve makûl ölçüler içerisinde cereyan etmeyebilir. İyilik yapan gerektiği tarzda yapar da iyilik yapılan üzerine düşeni yapmayabilir. Böyle anlarda iyilik yapanın durumu ne olacaktır?
Kalem Suresi Ayet 3. Hiç şüphesiz senin için bitip tükenmeyen bir mükâfat vardır.
Kalem Suresi Ayet 4. Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.
Enes b. Malik (r.a) şöyle ifade etmektedir: "Resulullah Efendimiz (s.a.v) Medine sokaklarının birinden geçtiğinde O'nun misk gibi kokusu hemen sezildiğinden, halk o yoldan Hazreti Peygamberin geçtiğini söylerlerdi. Bizler, Peygamber Efendimizin gelişini, kokusunun güzelliğinden anlardık."
Nebiler Sultanı'nın (s.a.v) güzel vasıflarını, hiç durmadan devamlı olarak şerh etsem, yüzlerce kıyamet geçer de yine bitmez. Mevlana Celalleddin-i Rumi
Âyet-i kerîmede: “… Eğer üzerinizde Allâh’ın fazlı ve rahmeti olmasaydı içinizden hiçbiriniz ebediyyen temize çıkamazdı. Ancak Allâh, kimi dilerse onu temize çıkarır. Allâh hakkıyla işiten ve her şeyi kemâliyle bilendir.” (en-Nûr, 21) buyurulur.
Görüldüğü gibi âyet-i kerîmede tezkiyenin Allâh’a âit olduğu ifâde ediliyor. Zîrâ Allâh Teâlâ, fazlı ve rahmetiyle kulu taatlere ve diğer tezkiye vâsıtalarını kullanmaya muvaffak kılar. Bu itibarla kul, benlik iddiâsından sakınarak, ilâhî tezkiye sâyesinde ulaştığı kemâli, kendi dirâyet, liyâkat ve gayretine hamletmemelidir. Cenâb-ı Hakk’ın tezkiye etmesi dışında kulun, âhirette kendini temize çıkaramayacağının idrâki içinde bulunması gerekir. Bu anlayış, ebedî kurtuluşa kavuşmanın en mühim vesîlelerinden biridir. Zîrâ tezkiye, her ne kadar azim ve gayret bakımından insana; irşâd ve tâlim yönüyle peygamberlere ve onun vârisi durumundaki mürşidlere nisbet edilirse de, ilâhî merhametiyle kullarını tezkiyeye muvaffak kılması ve bunu yaratması açısından Cenâb-ı Hakk’a nisbet edilmelidir.
Sen nefsine, kötü arzularına taptıkça , velilerin derecesine çıkmayı isteme... Halbuki onlar yalnız Mevlaya kulluk ederler. Senin istediğin dünya, onlarınki ise ukba...
Sen yalnız bu dünyayı görürsün, onlar yerin, göğün sahibini görürler.
Sen halkla ünsiyet edersin, onlar daima Hak la olurlar...
Senin kalbin, yerdekilere bağlı; onların kalbleri arşa bağlıdır.
Sen gördüğünü tuzağa düşürmek istersin, onlara gelince, senin gördüklerine iltifat etmezler. Yalnız yaratanı görürler ve O’nun emirlerine uymağa bakarlar.
O, Allah dostları, bulacaklarını Hak’la buldular, ereceklerine erdiler. Sana gelince; zavallı bir halde, şehvetine uydun kaldın.. Yalnız dünyayı ve arzularını gördün. Halbuki onlar; halkı, arzularını, temennilerini bırakarak bu yola girdiler. Yüksek derecelere bu sayade erdiler. Onları bu makama, yaptıkları, ibadet, taat, sena götürdü. Bu da onlara Allah’ın ihsanıdır, ki istediğine verir.
Allahü Teâlâya yakın ve sevgili kimseler. Arapça olan evliyâ kelimesi, velî kelimesinin çoğuludur. Evliyâya, “Evliyâullah” da denir.
Evliyâ, Allahü Teâlânın râzı olduğu şeyleri yapan, O’nun sevgisini yâni rızâsını kazanan, Peygamberlerin gösterdiği doğru yolda bulunan zâtlardır. Bunların inançlarında hiçbir bozukluk olmadığı gibi, ibâdetleri de devamlıdır. Nefsin arzularından olan menfaat düşkünlüğü, bencillik, kin, hırs, insanlara kötü muâmele bunlarda bulunmaz. Devamlı güleryüzlü olup, dünyâda kimseye düşmanlık beslemezler. Allah için çalışırlar. O’nun için uğraşırlar. Zenginlikleri varsa O’nun yolunda harcarlar, kerâmetlerini hiç göstermek istemezler. Cömerttirler. Kur’ân-ı Kerîmde Meâlen şöyle buyruldu: “Biliniz ki, Allahü Teâlânın evliyâsı için azâb korkusu, nîmetlere kavuşamama üzüntüsü yoktur.” (Yûnus sûresi: 62)
Evliyânın büyüklerinden. Adı Ma’rûf bin Fîrûz olup, künyesi Ebû Mahfûz’dur. Doğum târihi bilinmemektedir. 815 (H.200) senesinde Bağdat’ta vefât etti. Bağdat’ın Kerh beldesinden olduğu için Kerhî denilmiş, Ma’rûf- i Kerhî olarak tanınmıştır. Sofiyye-i aliyyenin büyüklerindendir. Tasavvufta örnek, Hak Teâlâya giden yolun rehberi, çeşit çeşit mârifetlerle seçilmiş zamânındaki âşıkların efendisiydi.
Ma’rûf-i Kerhî’nin babası ve annesi Hıristiyandı. Çocukluğunda onu bir Hıristiyan papazına gönderip, Hıristiyanlığı öğretmek istediler. Gittiği kişi Teslis akîdesini söyleyerek, Allah üçtür deyip Allahü teâlânın bir olduğunu inkâr ettikçe, o da, Allah birdir, derdi. O ısrar edip dövdükçe, Allah birdir, derdi. Bundan sonra âilesini de terketti. İmâm-ı Ali Rızâ’nın yanına giderek Müslümanlığı öğrendi. Sonra tekrar âilesine dönüp babasının ve annesinin de Müslüman olmalarına sebeb oldu. Daha sonra Dâvûd-i Tâî’den ilim ve feyz aldı. Tasavvufta çok yükselip, insanları irşâd etti. Büyük velîlerden Sırrî-yi Sekâtî ondan ders ve feyz alarak yetişti.
Peygamberler, Allahu Tealâ’nın insanlara hakkı, hakikati öğreten elçileridir İnsanlık tarihi boyunca onlar bir taraftan Allah’ı tanıtırken, diğer taraftan dünya huzurunun ve ebedî mutluluğun hangi ölçülere göre yaşanmış bir hayatla elde edileceğinin yollarını gösterdiler Sadece anlatarak değil, bizzat yaşayıp, “en güzel örnek” olarak
Tarih boyunca peygamberlerin öğrettiği bu ilâhî bilgiyi baş tacı eden toplumlar, insanlık adına şerefli izler, hatıralar bırakarak vazifelerini tamamladılar Onların yaşadıkları yer ve zamanlarda, insanlık adına nice güzellikler serpilip boy verdi
Âl-i İmrân Suresi Ayet 164. Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.
Ey Rabbim! Ey iyilikleri sonsuz Rabbim! Ben Senin aciz bir kulunum Ben ki hataları sevaplarından çok, Lütufların karsısında nankörlüğe dalmış bir zavallıyım. Sen bütün noksanlıklardan uzaksın. Sen merhametlilerin en merhametlisisin Ey Rabbim ! Kapına geldim, iyilik diliyorum.
Sözlükte "göstermek, gösteriş yapmak" anlamlarına gelen riya, dinî bir kavram olarak, sırf Allah rızası için yapılması gereken ibadetleri ve güzel davranışları kendini beğendirmek ve insanlara göstermek amacıyla yapmak demektir. Riya, yapılan ibadet ve güzel amellerin sevabını ortadan kaldırır (Bakara, 2/264). Riyanın iki sebebi vardır: İmândaki zayıflık; mal, mülk, makam ve şöhret gibi dünyalık hırsı.
Gerçek îmân sahipleri, ibadet, fiil ve davranışlarını Allah rızası için yaparlar, insanların şöyle ya da böyle değerlendirmelerine itibar etmezler (Mâide, 5/54). Bir hadiste riyanın gizli şirk olduğu belirtilmiştir (Ahmed, V, 428). Riya daha çok nâfile ibadetlerde olursa da farzlarda olması da mümkündür. Hz. Peygamber, âhirette, kahraman desinler diye savaşanların, cömert desinler diye infak edenlerin, âlim desinler diye ilim öğrenen ve öğretenlerin, güzel okuyor desinler diye Kur'ân okuyanların yüzüstü cehenneme atılacaklarını bildirmiştir (Müslim, İmâre, 152; Nesâî, Cihâd, 22; Müsned, 2/322).